top of page

BECKETT’İN DEVİNEN İNSANLARI

Samuel Beckett’in sürekli bir çıkmazda devinen absürt karakterlerini bu kez Peter Brook’un yorumuyla sahnede görüyoruz. 2015 yılında Paris’teki Théâtre Des Bouffes Du Nord’da seyirciyle buluşan bu oyunu YouTube platformunda izleme şansını henüz yakalayabildim. Beckett’in iki sayfaya sığdırdığı Sözsüz Oyun II oyunu Peter Brook’un yorumuyla üzerine sayfalar yazılacak bir estetik hazza dönüşüyor. 

          Öncelikle sahneden bahsetmek isterim. Sahnede herhangi bir dekor bulunmuyor, boş bir alan. Metindeki isimlerinin A ve B olduğunu bildiğimiz iki kişiyi canlandıran oyuncular ellerinde çuvallarla sahneye girerken görüyoruz. İkisinin de üzerinde gömlek altındaysa sadece iç çamaşırları var. B kişisini oynayan oyuncu getirdiği pantolon, ceket, şapka ve ayakkabıyı nizami bir şekilde sahnenin önüne koyuyor. Ardından her ikisi de bu eşyaların arka çaprazında bir yerde getirdikleri çuvalların içine giriyorlar. Bu yerleşmeden sonra artık oyun başlamaya hazır.

           Oyundaki aksiyon yukarıdan inen bir değneğin A kişisinin bulunduğu çuvalı dürtmesi ile başlamış oluyor. A kişisi çuvaldan oldukça mutsuz bir yüz ifadesiyle çıkıyor, isteksiz bir halde yukarı doğru bakarak dua ediyor, ilacını içiyor ve sürüne sürüne giysilerinin yanına gidip giyinmeye çalışıyor. Evet, uzun bir süre sadece çalışıyor. Giyinmesi oldukça uzun bir zaman alıyor. O kadar isteksiz ve depresif ki bu, her yaptığı eyleme olumsuz yansıyor. Bir bacağını pantolona geçirdiğini zannedip diğerini de geçiriyor, fakat ayakkabılarını giydikten sonra fark ediyor ki iki bacağını da pantolona geçirememiş. Pantolonu giymeye çalışırken ayakkabının tekini pantolunun içinde kaybediyor, onu ararken bu kez şapkayı da pantolonun içinde kaybediyor derken bir süre bu şekilde debeleniyor. Cebinden bir havuç çıkarıp yiyor ve ondan bile memnuniyet duymuyor, B kişisinin bulunduğu çuvalı zor zahmet hareket ettiriyor, vs. Derken sonunda ilaç içerek intihar etmeyi deniyor. Ardından kızgın kızgın yukarıya bakıyor. Burada, Tanrı’ya sitem ettiğini düşünmek mümkün. En sonunda tekrar çuvala giriyor. Yukarıdan inen değnek bu kez B kişisini dürtüyor. B kişisi çuvaldan çok mutlu ve keyifli bir ruh hali ile çıkıyor. A kişisinin aksine o kadar mutlu ki büyük bir keyifle öz bakımını yapıyor, dişlerini fırçalıyor, egzersiz yapıyor, hatta olmayan saçlarını bile tarıyor. Günün sonunda da mutlu mesut çuvalına geri dönüyor. Peter Brook tüm bunları sahnede parodileştirerek, ince ince işleyerek vermiş. Humor anlayışı olan seyirci için epeyce estetik haz oluşturduğu kesin. Bununla beraber varoluşçuluk ve absürt tiyatrodan uzak olan seyirci için de pek âlâ amacına ulaşmış olduğu ve tabiri caizse acı bir tebessüm oluşturtuğu seyircilerin kahkahalarından anlaşılıyor. Buradan da anlaşılacağı üzere Peter Brook, Beckett‘in devinen insanlarını sahne üzerinde daha belirgin işlemiş. Örneğin Beckett‘in metninde A kişisi havucu beğenmezken B kişisi keyifle yer. Gösterimde ise A kişisi cebinden çıkardığı havuçtan bir ısırık aldıktan sonra onu abartılı bir tiksinti ile ağzından dışarı çıkarıp B’nin çuvalının içine tükürüyor, bizim Pollyanna olan B kişimiz ise o havucu yemekten o kadar zevk alıyor ki bir pandomim havasında bu hazzı seyircilere geçiriyor.

          Oyunu izlerken aklıma sürekli zavallı Sisifos geldi. Aslında hiçbirimiz Sisifos‘tan farklı değiliz bu dünya üzerinde. Üzerimize biçilmiş bir kılıf var, dünyaya fırlatılmış atılmışız ve bize “Hadi yaşa!“ denilmiş. Evet, belki o kayayı sürekli taşıyacağız, rahat ve mutlu yaşamak için o kayadan kurtulmamız gerekecek ve binbir güçlükle attığımız uçurumdan tekrar ve tekrar çıkıp gelecek o lanet olası kaya. Ama belki aynı zamanda oyundaki B kişisi gibi o ‘kayayı’ sevmeyi öğrenmeliyizdir. Peter Brook A ve B kişisinin bakış açılarını gösteriyor bize. Bu bakış açılarının onları nasıl etkilediğini... Tamamen negatif olan A kişisi ve onun tam zıttı olan B kişisi her ne kadar aynı pantolonu giyip aynı şapkayı taksalar da biri hap içip intihar etmeye çalışırken diğeri sürekli cebinden çıkarıp baktığı aynada kendini gördükçe mutlu olabiliyor. Her ne kadar da günün sonunda ikisi de aynı çuvala girse de…

          Oyun bu kadar çok A ve B kişisi üzerinde dönüyorken oyuncuların profesyonelliklerinden bahsetmeden olmaz; öyle ki her ikisinin de yarattıkları o pozitif ve negatif enerjiler sahneden fışkıracak gibiydi. Bunda özellikle ışık ve dekoru doğru kullanmanın da etkisi olduğunu düşünmekteyim. Sahnede çuvallar ve giysiler dışında bir şey olmaması, ışığın sabit ve sahne odaklı kullanılması oyunun amacına tam olarak hizmet etmiş.

          Peki, Peter Brook Beckett’in yazdığı gibi bu dünyanın ve bireyin saçmalığını sahne üzerinde verebilmiş mi? Kesinlikle verebilmiş! İnsanlık her halükârda çıkmazdadır. Bunun bir çözümü yok, istediğiniz kadar debelenin, devinin. Yine aynı yerdesiniz. Dünyada, evinizde. Ve bu ev ancak oyundaki gibi bir sopanın sizi dürtmesiyle “yaşamak zorundasın” dediği bir yer, fazlası değilve hepimiz günün sonunda aynı çuvala gireceğiz. Ama belki kayayı sevmeyi öğrenebiliriz. Sonsuza kadar bize terk etmeden yanımızda duran bir dost olarak görmek mümkün değil mi onu?

 
 
 

Yorumlar


bottom of page